15 Ocak 2010 Halkalı Güneş Tutulması / Sri Lanka

15 Ocak 2010 tarihinde yüzyılın  en uzun süreli halkalı  güneş tutulması yaşanacaktı.Tutulma hattının geçtiği yerlerden uygun gözlem koşullarına sahip ülkelerden birisi de Sri Lanka idi.   Bu ada Kaşif Marco Polo'nun  daha ilk görüşünde  ''Cennet'in Dünya'daki Yansıması'' olarak tasvir ettiği yerdi. Dünyanın incisi olarak adlanırılan Sri Lanka, bu kez kozmik bir gösteriye ev sahipliği yapacaktı.

 


Bizler de tutulma avcıları ekibi olarak Sri Lanka' daki tutulma serüvenine başlıyorduk. Cennet'in Dünya'daki yansıması olan adayı cehenneme çeviren, 1983 yılında başlayıp henüz birkaç ay önce bitmiş olan iç savaş  nedeniyle güvenlik  önemleri alınmıştı her yerde. Tutulma hattı da  yıllarca çatışmaların olduğu bu bölgeden  geçiyordu. Yol üzerinde , şehir merkezlerinde, küçük köylerde ve daha bir çok yerde sayısız askeri kontrol noktaları çıkıyordu karşımıza.

 


Jaffna'ya,  tutulma hattının Sri Lanka'daki merkez şehrine gitmeye karar vermiştik.  Kuzeye doğru yol alırken girdiğimiz dördüncü  kontrol noktasından sonra daha ileriye gidemeyeceğimiz haberini aldık. Oradaki yetkili komutanları bir yandan ikna etmeye çalışırken bir yandan da bilimsel çalışmalar için orada olduğumuzu anlatmaya çalışıyorduk. Onlar ise bizim güvenliğimiz açısından daha ileri gitmemize izin veremeyeceklerini söylüyorlardı. Tamil Kaplanları'na destek için gelip gelmediğimizi dahi anlamaya çalışıyorlardı. Aslında bunu yapmakta haklıydılar. Bilindiği kadarıyla birçok kuzey avrupa ülkesi, el altından ülkede yaşanan teröre destek veriyordu. Bu nedenle Sri Lanka yönetimi henüz bitmiş iç savaşın yeniden patlak vermemesi için ellerinden gelen bütün önlemleri alıyordu.


Jaffna'ya gidemeyeceğimizi kabullenmek oldukça güç oldu. Çünkü tutulmanın merkez hattı sadece kuzeydeki Jaffna kentinden  geçiyordu ve Jaffna'ya giden bütün yollar askerler tarafından kapatılmıştı. Bu durumda neler yapabileceğimizi düşünmeye başladık. Hindistan'ın güneyindeki  küçük bir alanda da görülecekti tutulma. Fakat resmi prosedürler ve ulaşım nedeniyle tutulma gününe kadar Hindistan'a yetişebilme imkanımız yoktu.

 

 

Binlerce yıl öncesinde burada yaşayan insanların adem köprüsü  (Adam's Bridge) adını verdikleri ( iki ayrı coğrafyayı birleştiren bu köprünün kalıntılarını bu gün hala görmek mümkün) bir köprü ile Sri Lanka'dan Hindistan'a geçebildiğini hatta küçük kayıklarla ticaret yaptıklarını dahi biliyorduk.  Anında askeri kontrol noktasından yürüyerek biraz uzaklaştım, tutulma hattının geçtiği rotayı tekrar gözden geçirdim ve o sırada birşey farkettim. Adam's Bridge in bulunduğu Mannar adındaki kasabanın da  küçük bir köprüyle anakara ile bağlantısı vardı ve yine orada Talaimannar isminde bir  balıkçı kasabası bulunuyordu. Burası tutulma hattına çok yakın bir noktaydı ve halkalı tutulma süresinin sadece 2 sn daha kısa süreceği bir yerdi. Sonuçta yine  tutulmanın merkez hattına yakın bir yerde olacaktık. Ekip arkadaşım Alaattin'le ne yapmamız gerektiğine dair kısa bir konuşma yaptık. Vakit kaybetmeden yardımcı arkadaşımız ve şoförümüz Tony'e, Mannar'a doğru yola çıkmamızı söyledim. Tony ise oraya ulaşabilmemiz konusunda oldukça endişeliydi fakat o da bu planın denemeye değer olduğunu düşünüyordu.

 


Mannar'a doğru yola koyulduk.  Mannar'a yaklaştıkça Tony'i çocuksu bir heyecan kapladı ve anlatmaya başladı. Tony çocukluğunda ailesiyle bu bölgede yaşıyormuş.


 

Bu gün hala dün gibi hatırladığı çocukluk anılarını paylaştı bizimle. Trenle nasıl yolculuk yaptıklarını , babasıyla adanın güneyine akrabalarını ziyarete gittiği zamanları,  oynadıkları oyunları anlattı. Ta ki bir an duraksayıp  derin bir iç çekene kadar. "Tam 30 yıl oldu buraları görmeyeli" dedi. İç savaşın başlamasıyla kuzeyden güneye göç eden aileler arasındaymış onun ailesi de. Bir savaş başlayacak,  küçük bir çocuk ailesiyle birlikte evini terkedecek, aradan otuz yıl geçecek, savaş bitecek ve bir güneş tutulması dolayısıyla otuz yıldır görmediği evini görecek bir insanın hikayesine dönüşmüştü  bu serüven bir anlığına.

 



Bu sırada beş saat süren yolculuk ve dört kontrol noktasını  daha geçmeyi başardıktan sonra  Mannar'a gelmiştik. Hava çoktan kararmıştı. Mannar'da kalabileceğimiz bir yer bulup geceyi orada geçirdik. Güneşin ilk ışıklarıyla Talaimannar'a doğru yola koyulduk ama güneşin ilk ışıklarıyla beraber yola koyulan sadece biz değildik. 7-8 kişilik askeri gruplar tüm yol yol boyu mayın arama çalışmaları yapıyorlardı. Ormandan gizlice gelip yol kenarına mayın koyan teröristlerle bu oyunu 30 yıldır oynuyorlardı. Sorunsuz bir şekilde Talaimannar/Pier'e ulaştık. Küçük bir balıkçı köyüydü Talaimannar  halkı da bizi güleryüzle karşıladı. Kısa süre içinde tutulmayı çekeceğimiz yerin tespiti için sahil şeridinde keşif yürüyüşüne çıktık.


 

Bu sevimli balıkçı köyünde, kurutulmuş balıkların serildiği kumsal, sahil şeridinde bulunan barakalar ve askeri kampın arasında bir alan belirledik. Çekingen ve merak dolu bakışlar kısa sürede çevremzi sarmaya başladı.Orada bulunan hemen hemen  herkes  işlerine ara vererek yanımıza gelip bizlerle tanışıyordu.  Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve tabi ki balıkçılar...

 

Bizler de kısa sürede onlaran biri olmuştuk. Testlerimizi aldık ve biraz da okyanusun serin sularına karışıp, hırçın dalgalarıyla göz kamaştıran manzarasının keyif yaptıktan sonra Mannar'a doğru yola çıktık. Havanın kararmasıyla beraber sağnak yağış başladı. Sabahın ilk saatlerine kadar süren yağmurun sesiyle uyumaya çalıştık.Ertesi gün, güneş doğmadan uyanmıştık. Hava aydınlanmaya başlamıştı. Bulutlar yavaş yavaş dağılıyordu.  Bir gün önce testleri yaptığımız Talaimannar / Pier'e doğru yola çıktık yeniden. Günün artık sıradan görüntüleri arasında olan mayın arama ekiperinin arasından geçerek yolda ilerlemeye başladık. Ne yazık ki bir gün önce orada olmayan bir kontrol  noktasıyla karşılaştık ve buradaki askerler geçemeyeceğimizi söylediler. Pasaportlarımız alındı ve bir an bir tutulma macerasınında burada bittiğini düşünürken şoförümüz Tony gülümseyerek elinde pasaportlarla hızlı bir şekilde yanımıza geldi ve devam edebileceğimizi söyledi. Derin bir nefes aldık. Bravo Tony.. Bravo… Bu andan sonra Tony'nin adı Tony Bravo oldu.

 


Sonunda balıkçı köyüne ulaşmıştık.  Köy halkının ilgisi bu sefer daha yoğundu. Bir gün öncesinde test çalışmalarımız sırasında tanıştığımız, sanki yıllardır dostluk bağımız varmışşasına yakın olduğumuz onlarca kişiden oluşan dev bir ekip olmuştuk artık.Öyle ki bu şirin köyde yapacağımız çekimimiz, bir günde kulaktan kulağa yayılmıştı bile. Haberimiz sayesinde bütün köy halkının bizi ziyarete gelmesiyle çalışmalarımız daha da renkli hale geliyordu. Ekipmanların kurulumu bitmişti. Hint Okyanusu'ndan bazen şiddetli bazen de durgun esen rüzgarlar nedeniyle ekipmanlarınımız sarsılıyordu. Bu etkiyi en aza indirebilmek için makineleri mümkün olabildiğince yere yakın bir konuma getirdik.Çekim noktamız ekvator bölgesinin yaklaşık 8 derece kuzeyinde bulunuyordu.Tutulma saati de öğle vaktine geliyordu. Dolayısıyla Güneş zenit noktasına çok yakındı.Bu yüzden çekimi yere yatarak yapmam gerekiyordu. Tutulma Avcıları Sri Lanka ekibinden olan sevgili arkadaşım Alaattin de hazırladığı  havludan yastığı boynuma koyarak çekimin inanılmaz rahat geçmesini sağladı. Bu kadar renkli ve keyifli görüntünün arasında bizi uzaktan izleyip notlar alan birkaç asker bulunuyordu. Onlar bizi izlerken içlerinden birini yanıma çağırdım. Elimdeki tutulma gözlüklerinden birini ona verdim ve güneşe bakmasını söyledim. Önce biraz çekindi sonra tedirgin bir şekilde gözlüğü taktı. Gördüğü görüntü karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Silahını yere koyarak iki eliyle birlikte gözlüğünü düzeltti ve bir daha baktı. Her gün gördüğü  disk şeklindeki güneşin bir parçası görünmüyordu. Tutulma başlamıştı…

 


Yanıma gelen askerdeki çekingenlik ve endişenin yerini artık heyecan ve merak almıştı. Bu büyüleyici an'ı arkadaşlarıyla paylaşmak istediğini ve  gözlükle onlara da baktırmak istediğini söyledi. Kısa bir süreliğine  ortadan kaybolduktan sonra iki gündür başımızdan ayrılmayan gözcü askerlerin de bir anda ortadan kaybolduğunu farkettik. Gözlük elden ele geçiyor her bakan heyecanla diğerine gördüğünü anlatıyordu.  Hemen yakınımızdaki askeri kampa kadar ulaşmıştı gözlük. Askerlerden daha üst rütbelerdeki komutanlara oradan daha üst ve daha üst rütbelere…

 

 

Ne yazık ki elimizde sadece üç adet gözlük vardı.Birisi bende diğer ikisi de çekim sırasında arkamızda biriken ve artık ekibimizin parçası olan çocuklar,kadınlar ve balıkçıların elindeydi.  tutulma gözlügü köyde hızlı bir yolculuk yapıyor ve büyük bir heyecan yaratıyordu. Herkes sırasıyla gözlükleri elden ele dolaştırıyor yarısı karanlık olmaya başlamış Güneş'i görmek için sabırsızlanıyordu.

 


 

Üçüncü temasla beraber tam tutulma anı da başlamıştı. Bin yılın en uzun süreli Halkalı Güneş Tutulması yaşanıyordu. Kısa bir süre sonra askeri cipler ve içlerindeki yüksek rütbeli komutanlarıyla beraber daha bir çok asker yanımıza geldi. Bir yandan tutulmayı çekiyor bir yandan da neler olacak diye merakla olanları izliyordum. Silahların arasından komutanın elinde 20 dakika kadar önce yolculuğa başlayan tutulma gözlüğümü gördüm. Sert ve disiplin dolu yürüyüşüyle yanıma gelerek hoşgeldiniz dedi ve daha ona teşekkür etmeye fırsat bulamadan tutulma nasıl oluyor sorusuna cevap verirken buldum kendimi.

 

 

Yıllarca Tamil Kaplanları ile olan çatışmayı yönetmiş Kuzey Eyaleti'nin Bölge Komutanı, şimdi fotoğraf  makinemizin altında tutulmayı izliyordu. Tam tutulma ve halkalı tutulmanın farkları, etkileri ve nedenleri üzerine kısa bir konuşma yaptık. Telsizle bir iki görüşme sonrasında askeriyeden bizim için özel gelen yemekleri ikram ettiler. Herhangi birşeye ihtiyacımız olursa  her türlü yardımı yapabileceklerini söyleyerek  bizi akşam  yemeğine bile davet ettiler.

 

 

Yıllarca süregelen iç savaşın izlerini taşıyan Sri Lanka'da, günlük yaşam telaşları, farklı dinlerden onlarca insan, tutulma için yapılan yorumlar ve binlerce kurutulmuş balığın arasında bir tutulma daha sona ermişti. 27 yıldır süren anlamsız bir savaş ve yine anlamsız bir sürü sıkıntı birkaç dakikalığına rafa kaldırılmıştı. Günün bilançosu kaybolan üç adet tutulma gözlüğü (ki büyük ihtimalle hala elden ele dolanıyordur), büyük dostluklar, muhteşem taddaki balıklar ve ortası görülmeyen bir güneşti...